Ezberbozan Küba

Seçil Sağlam’ın yazdığı bu yzı 5 duyunuza hitap eder

Air France’ın geniş gövdeli Airbus uçağının, Paris’ten havalandıktan sonra 10 saatten fazla gökyüzünde kalan tekerlekleri piste değer değmez sanki hem uçak, hem de yolcular derin bir nefes aldı. 

Oldukça kozmopolit bir yolcu profili görmek bu gibi okyanus aşırı uçuşlarda hayli zevklidir. Uçuş boyunca koridorda, tuvalet sırasında ya da *galley’den su istemeye gittiğinizde biraz da egzersiz niyetine ayaklarınızı sallayarak dikilirken sizin gibi koltuğundan kalkıp uçakta turlayan pek çok farklı insan, eğer bir nebze hikayeler yazmayı seven bir hayal gücünüz varsa sizi çeşit çeşit senaryolarla oyalar, uçuşun nasıl geçtiğini anlamaz, vardığınızda zihninizde kocaman bir dünya turu yapmışcasına çok hikaye biriktirmiş olursunuz. (*mutfak)

Seyahatler pek çoğumuz için rutinden ve kendi sınırlı dünyamızdan kaçmak klişesiyle örtülü gibi gözükse de aslında kendimizle buluşmak için en özel zamanlardır. Türlü türlü hikayeye izleyici olurken bulunduğumuz yerlerde ‘geçici’ olma hissi uçucu ve hafifleticidir.

Küba’da Bekleyen Chevrolet’ler

Gelelim Küba’ya… Pasaportunuza basılmadığı için ayrı bir kağıtta verilen vizenizle ülkeye giriş yaptığınızda burnunuza hemen puro kokusu dolmayabilir ya da havaalanının dışında sizi bekleyen 68 model kırmızı bir Chevrolet göremeyebilirsiniz. Ama bilirsiniz, şehirler sürprizlerini daima sona saklar. Kural hep aynıdır. Gittiğiniz yerden ayrılmadan bir gün önce ya da uçak saatine kadar son birkaç saatinizi biraz da amaçsız ve avare geçirdiğiniz, deyim yerindeyse saat doldurmaya çalıştığınız o anlarda algılarımız şehirle bir olup öyle güzel oyunlar oynar ki oradan ayrılmak istemez sanki daha ilk geldiğiniz gün ve keşif yeni başlıyor gibi hissedersiniz.

Küba’da da durumun böyle olmamasına şaşmamak gerek. Herkes az biraz bu uzak ülkenin hayalini kurar, gördükten sonra imgeler yerlerine oturur, karşılık bulur. Herkes bir şekilde Küba’ya dokunur. Anladığı kadarıyla…

10 saatten fazla sürecek olan uçuşa eşe dosta alınan purolar ve rengarenk objelerle dolu bavullarla binildiğinde bir ülke daha tamamlanmış, ‘görülmesi gereken yerler listesi’nde bir ülkenin daha üzeri çizilmiştir.

Oysa biz ‘gerçeklerimize’ dönerken, Küba’da hayat, maddi dünyada karşılığı olmayan dinamikleriyle devam etmektedir. Konformist zihinlerimizin kolay kolay anlayamadığı düzenlerinin içinde, yaşamı maddeyle ölçmeyen, temel ihtiyaçları devlet tarafından karşılandıktan sonra kendilerine sokaklarda, kapı önlerinde sosyalleşmek ve müzikten beslenmek için zaman kalan insanlar ve Küba imgeleri, siz uçağa binip ‘konfor’ adı altında dünyanın dayattığı maddelerin sürekliliğini sağlamak ve hali hazırdaki hayatınızı korumak için tekrar hayatlarınıza koşar adım dönerken, uçağın hızıyla birlikte önce arkanızda belli belirsiz kalır sonra da tamamen yok olurlar. 

Ne var ki döndükten çok zaman sonra bile kendini hatırlatan şehirlerin arada sırada tozlarını almak iyidir. Günlük kaygı ve algılarımız arasına birden dramatik bir güzelliğe sahip, boyaları dökülmüş binalarla dolu sokakları, dans etmeyi nefes almak, yemek yemek gibi hayati gereklilikler olarak gören insanları, göz alıcı Karayip denizinin rengi ile Küba görüntüleri günlük rutinin arasında kendilerini hatırlatmaya başladıklarında ya ruhunuzun Küba ile tanışma zamanı gelmiştir ya da gidip gördüğünüz Küba bir defa kanınıza girmiş ve tekrar çağırmaktadır.

Küba’da Ne Yapılır?

Evinizde miskin miskin oturduğunuz bir pazar öğle sonrası, ‘Calle Don Jamel’ (Deve Çıkmazı) adı verilen, Afrika kökenli Kübalıların yaşadığı bölgede, sadece pazar günleri yapılan rumba ayininde kendilerinden geçtikleri dansları aklınıza düşer ve bu sıra dışı deneyim kendini tüm renkleriyle hatırlatır.

Üzeri açık 68 model kırmızı bir Chevrolet ile ünlü Malecon sahili boyunca bir tarafınızda okyanus, diğer tarafınızda film setindeymişiz izlenimi bırakan soluk, dökük ve yaşanmışlığı her haliyle hissettiren binalar eşliğinde ağzınızda okyanusun tuzlu tadı, müthiş bir özgürlük duygusuyla yaptığınız sürüş, sonbahara dönen ıslak bir günün sabahı hiç te aklınızda yokken gelir yerleşir aklınızın ortasına.

Havana’da, ‘El Gato Tuerto’ nun küçük, samimi, iddiasız ancak ‘sahici’ bir caz kulübünde, 80 yaşını devirmiş, en az yaşı kadar büyük bir sese sahip ufak tefek caz sanatçısını dinlediğiniz akşamın sesleri sıradan günlerden birinde kulaklarınıza dolar aniden…

(https://www.youtube.com/watch?v=K__gryBwrIs)

Ya da Cafe Taberna’da tadı damağınızda kalacak nefis bir ıstakoz ve buz gibi ‘daiquiri’lerinize sahnedeki grubun üyelerinin performansı eşlik eden bir Küba akşamı yaşarsınız.

Günlük rutininiz arasında kendilerini hatırlatan Küba anıları zaman zaman gelir yoklar zihninizdeki yerlerini.

Küba gece önerileri arasında salsa, dans, Latin müziğini toplayan bir klasik yer alır. 1939 yılından beri aralıksız devam eden ve çok sıkı bir eğitim sonrası sahnede dans etmeye hak kazanan dansçıların yaşattığı ‘Tropicana Show. Bu renkli Küba gecesi muhteşem kostümleri, egzotik dansları ile kusursuz bir performans izlettirir.

Hemingway’in İzinde

Ernest Hemingway’in zamanında ‘takıldığı’ La Bodeguita Del Medio’da içtiğiniz mojito’nun tadını damağınızda hissedersiniz. Katedral Meydanı’nı kesen ufak bir sokakta bulunan barın duvarında Ernest Hemingway’in imzasının bulunduğu çerçeveye kadeh kaldırırsınız zihninizde.

Ernest Hemingway’in izlerini biraz daha takip etmek gitmek isterseniz, yazarın 7 yıl kaldığı Ambos Mundos Hotel’deki 511 numaralı odasının atmosferini yaşamak için otelin nostaljik asansöründen 5. kata çıkın. Yazarın ünlü romanı ‘İhtiyar Balıkçı ve Deniz’ yazdığı yer olan ve Havana’ya 20 dakika uzaktaki küçük bir Küba balıkçı köyü Cojimar’a uzanıp,’Çanlar Kimin İçin Çalıyor’ romanından kazandığı para ile aldığı, Muhteşem La Vigia çiftliğindeki evini görebilirsiniz.

Havana’da uğramadan geçilmeyen yerlerden bir diğeri olan Rom Müzesi, Küba’nın milli içkisi rom’un yapım sürecine ve tarihine tanıklık etmek, ayrıca yıllanmış nefis romlardan tadım yapmak için ideal nokta.

Partagas Puro Fabrikası’na yapacağınız bir ziyaret ise, puro sevseniz de sevmeseniz de ilginizi çekecek ve dillere destan efsanevi Küba purolarının yapım aşamasının şimdiye kadar kulaktan kulağa anlatılanlardan çok farklı olduğunu göreceksiniz.  Küba, Havana’dan ibaret değil elbet. Rotanızı güneye, Karayip Denizi’ne çevirdiğinizde, Santa Clara’da Che’nin ve devrim arkadaşlarının mozolesini ziyaret etmek, müzede efsanevi liderin kişisel eşyalarını, fotoğraflarını ve belgeleri yakından görmek etkileyici.

Parke taşlı, tek katlı evlerin sıralandığı sokakların ve birbirinden renkli tabloların satıldığı galerilerin bulunduğu Trinidad’a vardığınızda ise, Havana’dan farklı atmosferi ile ‘zamanın durduğu şehir’, film seti tadında bu şehirde, 16. yy’a ışınlayan atmosferi ile ‘Romantik Müzesi’ adıyla bile insana hoş bir duygu yaşatmaya yetiyor. Romantik Müzesi sonrası ‘Çan Kulesi’nin daracık merdivenlerini tırmanıp, güneş batarken Trinidad’ın çatılarını, ilerde uzanan dağ sıralarını izlemek ise hafızanıza yer edebilecek diğer ‘an’lardan. Kuleden inince La Canchanchara’da şeker kamışı ve romdan yapılan meşhur kokteylden ısmarlayıp, Latin ritimlerine kendinizi kaptırdığınızda tam anlamıyla Küba havasına girmiş oluyorsunuz.

Trinidad’da okyanus kokusunun daha farklı olduğu ve eşsiz gün batımları izleyeceğiniz Ancon plajının Karayip mavisi ve bembeyaz kumsalı, artık gri ve kasvetli kış sabahlarında iç çekerek hayal kurduğunuz bilgisayarınızın ekran görüntüsü olmaktan çıkar, orada gözlerinizi açtığınız o sabahın duygusu, Küba’nın yaşattığı tüm duyguların sıcaklığı ile birleşip hayatınız boyunca unutmayacağınız görüntülere ve ‘an’lara dönüşür. 

Bu girdi Genel’ te gönderildi. kalıcı linki yer imlerine ekleyin.